Barbaros'tan inciler
| Print article | This entry was posted by Barbaros on 19 Mayıs 2010 at 15:35, and is filed under Gördüm Geçirdim. Follow any responses to this post through RSS 2.0. Yorum veya kendi sitenizden geribildirim yapabilirsiniz. |
Barbaros'tan inciler
O kadar sene oldu, toplasan Ankara’ya 5-6 kere gitmişimdir. İlk gitme tarihim ve sebebim, çoğu kişide aynıdır bu sebep muhtemelen, Anıtkabir ziyaretidir. Anıtkabir’e gidilir, etraf görülür, gezilir, anlamı, önlemi dinlenir, ondan sonra da kalan vakitte şehir gezilir. İlkokul 5′te gitmiştim sanırım ilk kez Ankara’ya, o zamandan aklımda pek birşey kalmadı ama, ince uzun bir binanın tepesindeki balkona asansörle çıkıp, oradan tüm Ankara’yı kuş bakışı şekilde görmüştük. (O binanın adı Atakule’imiş, şimdi hatırladım) Manzara muhteşemdi, kenardan aşağı baktığımda bir garip oldum, sanırım ilk kez yükseklikle aramın pek iyi olmadığını o zaman anladım.
Ankara’yı pek sevmem aslında, nedenini bilmiyorum, belki de hep İstanbul’la kıyaslandığı içindir, ya da şehrin pek gelişmemiş olduğunu düşündüğümden dolayıdır. Zaten Ankara’ya senede bir giderim, konsolosluk resepsiyonu bahanesi ile, gitmeden önce de düşünürüm Ankara’ya gidip de napıcam ki, kimseyi tanımam (tanıdığım 3-5 kişi var tamam itiraf ediyorum) , napılır bilmem. Zaten 06 plakalıları da İstanbul’da pek sevmezler, daha doğrusu İstanbul’lular pek sevmez (doğma büyüme İstanbul’lu olanlar). Trafikte kötü araba kullanır derler, gerçekten de öyle bence.
Neyse, kısa kısa dedik ama yazı uzadı yine. Yine bir konsolosluk daveti ile Ankara’ya gidiyorum, e doğru düzgün giyinmek gerektiği için de, uzun kollu gömlek, kumaş pantalon ve düzgün ayakkabılarımı giymem gerekiyor. Normalde, bütün sene, kış dahil, kot pantalon, spor ayakkabı ve tshirt giyen biri olarak bir günlük olsa bile resmi giyinmek çok zor oluyor. Hadi bir şekilde giyindim, hava zaten sıcak, onu geçtim, en büyük sorun gömleğin kırışması. Normalde ütüye gerek olmadığını düşünen biriyimdir ama gömlek kırışırsa işler değişir. Bir de davete gidecez zaten, kırışık gömlekle olmaz. Hele otobüsle Ankara’ya gidilirse, o yolculuk hiç bitmez, geçen her dakika gömlekte yeni bir kırışığa sebep olur. Bu sefer uçakla gitmeye karar verdim, oradan da otobüsle Kızılay’a gidecektim, sonra da 18′e kadar vakit öldürecektim. Ondan sonra da otobüsle resepsiyona gidecektim (Ankara’da olunca heryere otobüsle gitmek lazım, araba yok)
Uçak saatleri ters olduğu için, ya çok erken gidecektim, ya da ucu ucuna yetişecektim, ben erken gitmeyi tercih ettim. Ankara’dan bir arkadaştan rica ettim, kırmadı beni sağolsun, arabasıyla geldi aldı beni, birkaç saat oyalanırız diye düşündüm, bütün gün oyalandık. Beypazarı’na gittik yemek yemeye, muhabbet vs. diyerekten saatler hızlıca akıp gitti. Beypazarı’da güzel yermiş bu arada, turistik mekanmış da. Ankara’dan 1 saat uzaklıkta. Eriştesi meşhurmuş, sonradan öğrendim. Oradan davetin olduğu yere gittik arabayla, davete ya da resepsiyona, neyse artık, ona katıldım. Yeni insanlarla tanıştım, güzel yemekler yedim, sonra çıkışta arkadaşım tekrar aldı AŞTİ’ye bıraktı beni.
AŞTİ’yi de sevmem ben, geçen sene otobüs beklerken oturduğum sandalyede görmediğim bir ciklet tabakası olduğu için tüm pantalonum ciklet olmuştu. Bu sefer beklemeyecektim ama, Eskişehir’e başka bir arkadaşımın yanına (ismimi yaz olum, bedava reklam olsun dedi, yazayım, Sercan Türk‘ün yanına) gidecektim. Bundan sonrasını yeni yazıda anlatacam, kısa kısa dedim ama gerçekten çok uzattım çünkü …
| Print article | This entry was posted by Barbaros on 19 Mayıs 2010 at 15:35, and is filed under Gördüm Geçirdim. Follow any responses to this post through RSS 2.0. Yorum veya kendi sitenizden geribildirim yapabilirsiniz. |